Sunday, August 30, 2009

Kedi, Sevmek

.
.
.
Kedileri severseniz, onları sadece seversiniz. Kim olduğunuzun bir önemi yoktur. Kadın ya da erkek ya da ne kadar zengin ya da fakir olduğunuzun bir önemi yoktur. Ve bu gerçek sevgiyi, ondan kopartıldığınızda hücrelerinize kadar hissedersiniz.

Burada anlatmak istediklerimin belki harika birkaç yaz gününün içimde bıraktığı özlem yüzünden olduğu söylenebilir. Bu belki biz insanlar için doğru bile olabilir ama bir kediyi sevmek, bizim birbirimizi sevmemizden çok farklıdır çünkü onlar duygularını konuşmadan aktarabilir.

“Ahh ah! Kim bilir ne yapıyor şimdi, çekirge mi kovalıyor, havuzun kenarına girip oradan gökyüzünü mü izliyor, komşulara mı sığınmaya çalışıyor? Ya da başka kediler acaba saldırıyor mudur artık yemek kavgasında? Hani bayağı büyümüştür artık, büyük kediler korumaz onu... Avlanmaya başlamış mıdır artık? Nar ağacındaki kıvrık kıvrık dala asılıyor mudur hala? Ya da arabanın yanındaki kelebek ağacına girip, sonra çıkmak için yine yarım saat uğraşıyor mudur? Havuz yüksek diye ona merdiven çıkmasını öğretmiştik.

Son gün oraya kucağıma zıplamıştı ama ben de tutmuştum onu; kendi başına yapabiliyor mu acaba şimdi… Hep korkuyordum havuzun içine düşecek diye, çok büyük merakla içindeki kurbağaları izliyordu hep. Bazen saçma sapan bir çöp alıp önüme bırakıyordu. Eminim biraz daha orada kalsaydık çekirge falan getirirdi. Tıpkı gideceğim gün bahçe kapısını çekerken arkasına dikilip iri iri gözlerle kımıldamadan bakması gibi. İnsanları, beni nasıl algıladığını çok merak ediyorum. Ben onu kucağımdan indirmeye çalışırken göbeğime başını bastırması, çağırınca gelmesi, sabahları kapının önünde beklemesi, ben ortaya çıkınca zıplaması, hızlıca koşması, hiç durmadan sürekli mırıldaması…

Kedilerin karakterleri vardır diyorlar, ben de bundan umutlanarak "Aaa beni sevdi!" demek istiyorum kendime ama hiç emin olunamıyor. Bir de umarım başkalarına sığınmaya çalışırken kötü ruhlu birine denk gelmemiştir şimdi.

En büyük korkum, köylü çocuklarının onunla oynamaya çalışırken onu boğmaları. Bilmiyorum insanlar bunu neden yapar ama naylon poşetlerin içinde ya da tarlada o kadar çok kedi yavrusunu ölü bulduk ki… Sanki kedi senin lahanalarını yiyecek...

Zaten bizimkisi çok yemek seçiyordu. Bir keresinde Sağra'yı reddetti ama Nutella yedi. Masada tel peyniri gördükten sonra beyaz peynire dönüp bakmadı bile. Eti ancak yoğurup verince yedi, tavuğu mıncıklayınca sadece yalayıp bıraktı. Minnacık dişleriyle kendi başına parçalamak daha keyifli geliyordu, diliyle burnunu yalaya yalaya. Öyle minnacıktı ki dişleri, parmağımı ısırttırmaya çalışıyordum ama gıdıklıyordu en fazla zaten hemen yalamaya başlıyordu. Kucağımdayken saçlarımla oynuyordu. Bazen göğsüme tırmanıp saçım rüzgârda uçuşunca o da kelebek tutmaya çalışır gibi saçımı yakalamaya çalışıyordu. Kelebekleri de hep ıskalıyordu, acaba artık yakalayabiliyor mudur? Yeterince hızlanmış ve sakinleşmiş midir? Salıncakta oturup onun tek başına bahçede meraklı meraklı dolaşmasını izlemek o kadar eğlenceli ki, insanları şapşal hareketleriyle çok güldürüyor.

Genellikle bir ağaca tırmanmaya çalışıp da başarısız olunca yanıma koşup biraz bacağıma sürtünüyor sonra yine gidiyordu. Ben de ne zaman hüzünlü olacak olsam gidip onu seviyordum saatlerce. O da kucağımda uykuya dalıp bütün sıkıntımı alıyordu içimden. Mırıldamasını hissetmek öyle güzeldi ki…

Bir keresinde patisini alıp altıyla oynadım, ona gösterdim. O da patisini koklayıp burnuyla bastırdı hep, kuyruğunu alıp burnunu gıdıklayınca gıcık oluyordu. Hemen kafasını belimle kolumun arasına gömüyordu. Tabii bir de gerinmesi vardı muhteşem olan. Bacaklarını uzatıp küçücük pençelerini çıkarması, parmaklarını ayırarak iteklemeye çalışır gibi bana bastırması… Bazen sırt üstü yatıp dört ayağını da ayırıyor, göbeğini okşatıyordu gerçekten. Uzun süre aralıksız okşadıktan sonra bırakınca bakıyordu yine o iri gözleriyle "niye durdun" gibisinden. Miyavlıyordu incecik sesiyle; o kadar inceydi ki çıkmıyordu bile doğru düzgün.

Dedemin bastonundan korkuyordu. Yürürken bastonu taşta çınladıkça yumuldukça yumuluyor minnacık bir yumak oluyordu, ona bir kere bastonuyla vurdu diye. Babama da hep mesafeliydi. Yemeğini elinden almazdı, hep babam önüne attıktan sonra tenezzül ederdi. Annem zaten ellemiyordu kediyi, sadece uzaktan izliyordu. Abim de bir zaman sonra ilk günkü ilgisini kaybetti. Kediye "sıkıcı" dedi hiç koşturmuyor ısırmıyor diye. Abim sanırım daha çok köpek insanı…


Ama o kedi öylesine iyi huyluydu ki, öylesine tatlıydı ki, keşke seneye bir daha görsem onu. Bu kışı iyi geçirse, seneye beni hatırlasa ve yabanlaşmamış olsa. O zaman belki kucağımdayken bana o uzun uzun bakışlarına bir anlam yüklerim...”

* * *
.
.
.

5 comments:

Rufio said...

Muhteşem!

enigma said...

Thanks to the man who understands the girl with the cat.

özden said...

slm tatlim ich kann vollkommen nachvollziehen was du da so schönes geschrieben hast.die selben dinge empfinde ich bei meinem kleinen katerchen sie sind so eigen aber können jedoch trotz ihrer sehr ich bezogenen art sehr viel liebe geben. am schönsten finde ich es wenn ich total kaputt nachts von der arbeit komme und yumos mich mit voller freude und einem ganz deutlichen freudes-schnurren begrüsst.sürünür sürünur etrafimda dolasir "sev beni" diye.ayakta uyumakta bile olsan seve seve ona muhtac oldugu sevgiyi veriyorsun...

İDEA said...

Senin uzun uzun bişeylerden bahsettiğin günler öylesine uzaktı ki,şimdi görünce şaşırdım.
Helal olsun kediciğe nasılda ferman yazdırmış arkasından :)

enigma said...

Bunu da ben yapmadim ya asil.. neyse :)
sevgiler